Geleneksel Kadın Kimliğinin Kazanılması

Berger’in bahsetmiş olduğu gerçekliğin sosyal inşâ süreçleri ve bu süreç içerisinde kimliğin kazanılması kadın kimliğine de uygulanabilir. Kadın kimliği de onu benimseyen ve taşıyan kadın için gerçeklikler içindeki bir gerçekliktir; sembolik evrenin içerisinde yer alır ve onun tamamlayıcısı olan ve gerçekliğini artıran kimliklerle (özellikle erkek kimliği ile) birlikte var olur. Aslında taşıyıcısı açısından bu kimliği anlamlı kılan sembolik evren içerisindeki diğer kimliklerdir. Bu sadece kadın kimliği için değil, bütün kimlikler için bu şekildedir.

 Toplumları geleneksel ve modern olarak ayırdığımızda geleneksel kadın kimliği geleneksel toplumlara ait bir kavram olarak ortaya çıkar. Modern toplumlarda değişim hızlıdır, geleneksel toplumlarda ise yavaştır ve bu tür toplumlarda ani değişimler beklenmez. Değişime karşı direniş toplumsal, kurumsal ve kanuni olarak yapılandırılmıştır. Bu geleneksel toplumun bir parçası olan geleneksel kadın kimliğinden kastımız ise değişime açık olmayan, daha yavaş değişen, kutsal kabul ettiği gerçeği sahiplenen ve bir sonraki nesle aktarma kararlılığında olan kadının kimliğidir.

Buradaki temel sorunsalımız kadın kimliğinin nasıl üretildiği değil, nasıl aktarıldığıdır; yani üretilmiş bir gerçeklik üzerinden hareket edeceğiz. Kadın kimliğini toplumsal cinsiyet bağlamında ele alıyoruz. Normal kullanımda cinsiyet (sex) biyolojik cinsiyeti ifade ederken, toplumsal cinsiyet (gender) kadın ve erkek cinsiyetlerine toplum tarafından yüklenen anlamı ifade eder. Zeybekoğlu’na göre toplumsal cinsiyet “bireylerin, sırf kadın ya da erkek olmaları nedeniyle nasıl davranmaları gerektiğini ve onlardan beklenen farklı sorumlulukları, görevleri ortaya koyan bir kavramdır.”29 Ona göre toplumsal cinsiyet var olan bir şey değildir, sürekli olarak yeniden öğrenilen ve üretilen bir kavramdır. 30 Bu üretim sürecini de Berger’in kurumsallaşma kavramından yola çıkarak açıklamak mümkündür. Kimliğin ve toplumsal cinsiyetin üretilmesine ilişkin bizim tezimiz şudur: Erkek ve kadın arasında yaratılıştan gelen biyolojik bir farklılık vardır. Bu biyolojik farklılıkla beraber kadın ve erkek fıtrat31 olarak da farklıdırlar. Yani kadın ve erkek, farklı eğilimler, yetenekler, duygusal ve bilişsel özellikler, vs. ile kodlanmışlardır. Tüm bu kodlamalar toplumsal cinsiyetin bir nüvesi konumundadırlar. Elbette toplumsal cinsiyeti, rolleri ve kimlikleri oluşturan insandır, onların tarih içersinde geldiği mevcut konumun müsebbibi de insandır; fakat rollerin ve kimliklerin nüvesinin insan ürünü olmadığını da kabul etmek lazım. Bu demek değildir ki toplumsal cinsiyeti sorgulamayalım; elbette ki sorgulanabilir, fakat “kadın doğulmaz, kadın olunur” diyen Simone De Beauvoir’cü bir tarzda değil. Çünkü bahsetmiş olduğumuz fıtrat itibariyle her kadın biraz kadın, her erkek de biraz erkek doğar ve içinde yaşanılan zaman ve mekan (Berger’in deyimiyle here and now, yani dönemin gündelik hayatı), erkek ve kadın kimliklerini şekillendirir.

 Berger de biyolojik olguların bireye asgari bir bilinci dayattığını kabullenmekle beraber, sosyo-tarihsel gerçekliğin bunu aşarak, daha da ileriye götürdüğünü belirtir:

Erkek çocuk için eril versiyonun, kız çocuğu içinse dişil versiyonun önceden tanımlanmış bir hakimiyeti söz konusudur. Çocuk, diğer cinsiyetten anlamlı ötekilerin kendisine aracılık ettiği kadarıyla, diğer cinsiyete ait olan versiyonu bilecektir ama bu versiyonla özdeşleşmeyecektir.3

Çocuğun bilme süreci toplumsallaşma süreci içerisinde gerçekleşir. Kimliğin oluşumunu sağlayan ise büyük oranda aslî toplumsallaşmadır. Çocuk, aslî toplumsallaşma sürecinde anlamlı ötekilerle kendilerini özdeşleştirir ve onların rol ve tutumlarını içselleştirir. Bu özdeşleşme ile de bir kimlik edinmeye başlar. Çocuğun kimliğinin aslî toplumsallaşma içerisinde oluşmasının ana sebebi bu özdeşleştirmedir. Çünkü anlamlı ötekinin tek olduğu yerde (anne ya da baba), kendisiyle özdeşleşilen kimlik tek gerçekliktir ve sorgulanmaz.

 Bir kız çocuğunun anlamlı ötekileri ebeveyni, kardeşleri, yakın akrabaları ve bir ihtimal de komşularıdır. Bu çocuk, aslî toplumsallaşma aşamasında anlamlı ötekilerinin rollerini bilir, fakat kendisini annesi başta olmak üzere hemcinsleriyle özdeşleştirir. Ona göre tüm kadınlar annesi gibi, tüm erkekler de babası gibidir. Kendisini annesiyle özdeşleştirirken, oğlan kardeşinin de babasıyla özdeşleşmesi gerektiğini bilir. Bunun yanında kendisinin annesi gibi bir ‘karı’, evlendiği oğlanın da babası gibi bir ‘koca’ olacağının da farkındadır. Bu kimlikler, o kız çocuğu için gerçektirler; o doğmadan önce bu gerçeklik vardı ve o öldükten sonra da devam edecektir. Farklı gerçekliklerle karşılaşmadığı sürece (ki karşılaşsa bile muhtemelen bu gerçeklikler onun toplumsallaşma filtresinden geçemeyecektir) bu gerçeklik onun için mutlaktır. Hatta çoğu durumda farklı gerçekliklerin olabileceğini dahi tahayyül edemez.

Gündelik hayatın bu gerçekliği, özne olarak seçtiğimiz kız çocuğunun annesi ve diğer anneler (ki onların da bir dönem, o kız çocuğunun yaşamış olduğu süreçlerden geçtiklerini göz önünde tutmamız lazım) tarafından içselleştirilmiştir. Bu annelerin kendi rollerini ve kimliklerini dışsallaştırmaları ile tarih içerisinde kadının rolü ve kimliği kurumlaşmıştır. Kimliğin kurumlaşması için kadının o kimliği kabul etmesi ve yaşaması yeterlidir; zaten bir kimliğin dışsallaştırılması, o kimliğin yaşanmasıyla eştir. Bu kız çocuğu annesi tarafından dışsallaştırılan rolleri ve kimliği toplumsallaşma aşamasında içselleştirmektedir. Bu içselleştirme aşaması öncelikle bilişseldir (cognitive)dir, sonrasında ise normatif (normative) bir hâl alır. Bir örnek vermek gerekirse, “ev işlerini kadın yapar” bilişsel formu, zaman içerisinde “ev işlerini kadının yapması gerekir” şeklinde normatif bir forma dönüşür.

 İçselleştirme aşamasında Berger’in bahsetmiş olduğu psikolojiler de içselleştirilir. Kız çocuğu, annesinin psikolojisiyle de kendini özdeşleştirir. Kadınlar duygusallık, şefkat, merhamet ile özdeşleştirilirken, erkekler sertlik ve güç ile özdeşleştirilir. Bununla birlikte kız çocuğu annesinin annelik psikolojisini de içselleştirir. Diğer yandan ebeveynler tarafından kız çocuk daha bağımlı yetiştirilirken, erkek çocuk bağımsız olarak yetiştirilir; bunun yansıması kız çocuğuna daha fazla müdahale edilmesi, hayatının daha fazla kodlanmış olmasıdır. Bu kodlar toplum tarafından da bir beklenti haline gelir, “belirli bir toplumda kadın ve erkeklerin özelliklerini yansıttığı varsayılan bu beklentilere ‘cinsiyete ilişkin toplumsal kalıpyargılar’ (gender streotypes) denilir”.33 Bu beklentiler çerçevesinde ebeveynler oğlan çocuğunu “erkek” olarak, kız çocuğunu da “kadın” olarak yetiştirir.

Kurumlaşmış olan dünyanın yeterince meşrulaştırıcı unsuru da vardır. İlk meşrulaştırıcı unsur, daha bebeklik döneminde çocuklarla tanıştırılan oyuncaklardır. Oğlan çocuğu için araba ve silah gibi, güç ve mevki sembolü olan oyuncaklar alınırken, kız çocuğu için, ondan ilerisi için beklenen annelik rolüne ithafen, oyuncak bebek alınır. Bu çocukların giysileri de yine toplumsal olarak kodlanmıştır; elbisenin şekli bir yana, oğlan çocuğuna mavi elbise giydirilirken, kız çocuğu pembe ağırlıklı giydirilmektedir.34 Yine çocukluk döneminde oğlan çocuklar doktor, vali gibi meslek hayalleriyle büyütülürken, kız çocuklar için öğretmenlik, hemşirelik gibi meslekler uygun görülmektedir. Yani daha çocukken ileriye dair toplumsal konumlar belirlenmektedir.

Bu aile içi meşrulaştırma sürecinden sonra eğitim içerisindeki meşrulaştırma süreci başlamaktadır. Gümüşoğlu’nun şu tespiti önemlidir: İlkokula daha yeni adımını atmış olan çocuklara sistematik olarak nasıl “kadın” ve “erkek” olacakları öğretiliyor. Ders kitaplarında erkekler kamusal alanda üretken olmaya yönlendirilirken; kadınlar, eşleri, çocukları ve ev işleriyle sınırlandırılıyor

Bu tespitin ardından, Gümüşoğlu’nun şu örneği de birçok şeyi anlatır niteliktedir: 1945-50 arasında anneler mutfak önlükleriyle iş yaparken, küçük kız çocukları da anneleriyle birlikte ve anneye yardım ederken resimlenmeye başlandı. Yine de bu yıllara ait görsel unsur ve metinlerdeki kadın simgesi, 1950 sonrasının kadınından farklı özellikler taşıyordu. Mutfakta iş yaparken  bile şık giysileri, yüksek topuklu ayakkabıları ve özenle taranmış saçlarıyla karşımıza çıkan bu kadınlar, dışarıdan henüz gelmiş, bütün gününü ev işleriyle geçirmemiş gibiydiler.

Bu örnekte dikkat edilmesi gereken iki nokta vardır: Birincisi ders kitaplarında oğlan çocuğunun babaya yardım ederken, kız çocuğunun da anneye yardım ederken resmedilmesi ve anlatılması, böylece oğlan çocuğunun babayla, kız çocuğunun da anneyle özdeşleştirilmesidir. İkincisi ise kız çocuğuna verilen şu mesajdır: Ev işi senin görevindir, sen çalışma hayatına girsen dahi, bu senin aslî görevini yapmana engel teşkil etmez. Annenin, evi ve ailesi için yaptıklarının genel bir meşruluk temeli vardır: fedakârlık. Çalışkan, sevgi dolu, zorluklardan yılmayan annenin fedakârlığı 1990’larda okutulan bir hayat bilgisi kitabında şu şekilde anlatılır: Kadın, ailenin temelidir. Anneler çocuklarının beslenmesi, eğitimi, sağlığı gibi hususlarda yakından ilgilenirler. Evin temizliği, yemeğin pişirilmesi, çamaşırların yıkanması gibi işler anne tarafından yapılır. Kadın, aile hayatını düzenler. Kadın ailenin mutluluğunda önemli görevler üstlenmiştir. Kadının toplum içindeki yeri ve değeri de çok büyüktür. Türk kadını bugün olduğu gibi geçmişte de topluma çok büyük hizmet vermiştir. Türklerde aile kutsaldır ve toplumun temelidir. Aile bireylerini birbirlerine saygı ve sevgi ile bağlayan kadındır. Çünkü Türk kadını fedakârdır.

KAYNAK: Abdullah METİN. Kimliğin Toplumsal İnşâsı Ve Geleneksel Kadın Kimliğinin Aktarımı. Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 2(1): 74-92

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder